ÖZET
Amaç
Bu çalışmanın amacı, solunum yolu enfeksiyon bulguları olan çocuk hastalarda viral etkenlerin dağılımını, yaş grupları, cinsiyet, mevsimsel ve yıllara göre değişimini değerlendirmektir. Aynı zamanda multipleks polimeraz zincir reaksiyonu (mPZR) testlerinin epidemiyolojik sürveyans ve klinik uygulamadaki rolü tartışılmıştır.
Gereç ve Yöntem
2022-2025 yılları arasında bir üniversite hastanesinde 18 yaş altı hastalardan alınan nazofarengeal sürüntü örneklerinde, viral etkenler mPZR yöntemiyle retrospektif olarak incelenmiştir. Toplam 192 hastanın verileri değerlendirilmiştir. Viral ve bakteriyel etkenlerin tanımlanmasında Bosphore Respiratory Pathogen Panel v4/v5 kitleri kullanılmıştır. İstatistiksel analizlerde SPSS 23.0 (IBM Corp., Armonk, NY, USA) programı kullanılmıştır.
Bulgular
En sık izole edilen viral etkenler rinovirüs (%30.3), respiratuvar sinsityal virüs (RSV) A/B (%27.8) ve influenza A (%6.7) olmuştur. Koenfeksiyon oranı %19.8 olarak saptanmış; en yaygın kombinasyonlar rinovirüs+enterovirüs ve rinovirüs+RSV A/B olmuştur. Respiratuvar sinsityal virüs A/B ve rinovirüs tüm yıl boyunca izlenmiş; RSV A/B özellikle kış aylarında (aralık-şubat), rinovirüs ise ocak ve şubat aylarında yoğun olarak saptanmıştır. İnfluenza A/B olguları kasım-ocak döneminde, enterovirüs ise yaz başında (mayıs-haziran) pik yapmıştır. Respiratuvar sinsityal virüs A/B, özellikle bir yaş altı çocuklarda anlamlı düzeyde daha sık izole edilmiştir (p< 0.05). Etken dağılımı yıllara (p= 0.01) ve yaş gruplarına göre (p< 0.00) anlamlı fark göstermiş; cinsiyete göre fark izlenmemiştir (p> 0.05). Test istem sayısında 2024 yılında istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmıştır.
Sonuç
Multipleks PZR testleri, çocukluk çağı solunum yolu enfeksiyonlarında hızlı ve duyarlı tanı sağlamasıyla klinik yönetimi kolaylaştırmakta ve epidemiyolojik verilerin elde edilmesine katkı sunmaktadır. Çalışmamız, rinovirüs ve RSV A/B gibi etkenlerin yıl boyu sirkülasyonda olduğunu, RSV’nin özellikle bebeklerde baskın izlendiğini ve mevsimsel test planlamasının önemli olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, koenfeksiyonların yorumlanmasındaki belirsizliklere dikkat çekerek ileri araştırmalara zemin hazırlayabilecek nitelikte bilimsel veri sunmuştur. Polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi canlı mikroorganizma varlığı yerine nükleik asit saptadığı için sonuçların klinik bulgularla birlikte değerlendirilmesi önemlidir.
ANAHTAR KELİMELER
Solunum yolu enfeksiyonları, multipleks PZR, RSV
GİRİŞ
Solunum yolu enfeksiyonları, çocukluk çağında en sık görülen hastalıklar arasında yer almakta olup özellikle beş yaş altı çocuklarda hastaneye başvuruların ve antibiyotik kullanımının başlıca nedenlerinden biridir (1). Bu enfeksiyonlar, viral ve/veya bakteriyel kaynaklı olabilmekte ve polimikrobiyal birliktelik sıkça gözlenmektedir (2). Klinik ve radyolojik olarak her zaman viral ya da bakteriyel enfeksiyon ayrımının yapılamaması tanıyı ve tedavi sürecini yönetmeyi zorlaştırmaktadır (3). Patojene özgü semptomlar olmadığından spesifik tanı yalnızca mikrobiyolojik testlerle konulabilir (4). Çocuk hastalarda gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınmak, zamanında ve uygun şekilde tedaviye başlamak, hastane yatış oranlarını ve hastanede kalış sürelerini azaltabilmek için hızlı ve doğru tanı yapılması önemlidir (5). Nükleik asit bazlı yöntemler, özellikle hastanede yatan hastalar için viral solunum yolu enfeksiyonlarının tanısında sıklıkla tercih edilir. Moleküler tanı yöntemlerinin gelişmesiyle birlikte, multipleks polimeraz zincir reaksiyonu (mPZR) gibi çoklu hedeflere duyarlı test sistemleri, solunum yolu enfeksiyonlarında etken tespiti açısından önemli bir araç haline gelmiştir. Bu testler, etkeni yüksek duyarlılık ve hızla belirlemesi ve eş zamanlı birden çok enfeksiyon etkenini tanımlayabilmesi sayesinde hem hasta hem de enfeksiyon kontrol önlemleri için uygun yönetim sağlanmasına yardımcı olur (2,4). Solunum yolu virüslerinin toplumda birlikte görülmesi ve mevsimsel değişimleri koronavirüs hastalığı-2019 pandemisi öncesinde yaygındı. Pandemi süresince uygulanan farmakolojik olmayan müdahaleler ile beraber solunum yolu viral patojenlerinin dolaşımı değişiklik göstermiştir (6,7). Bu çalışmada çocuklarda solunum yolu enfeksiyonlarına neden olan viral etkenlerin dağılımı yıllar ve mevsimlere göre farklılık gösterdiği, koenfeksiyonlar görülebildiği göz önüne alındı. Çalışmanın amacı, solunum yolu enfeksiyon bulguları olan çocuklardaki viral solunum yolu etkenlerini belirlemek ve etkenlerin dağılımı, demografik özellikler ile ilişkisi, yıllara ve mevsimlere göre değişimini değerlendirmektir. Bu çalışma, çocuk hastalarda Sivas bölgesine ait yakın zamanlı bölgesel verileri ortaya koyması ve solunum yolu enfeksiyonu etkenlerinin zamansal dinamiklerini göstermesi, sürveyans, aşılama ve enfeksiyon kontrol stratejilerinin dönemsel optimizasyonu konusunda bilimsel alt yapı sağlaması yönünden önemlidir. Çalışmamızda hasta sayısı kısıtlı olsa da, sendromik test panellerinin kullanımı yaygınlaştıkça yapılacak benzer çalışmalara örnek teşkil etmesi açısından kıymetli veriler sunulmaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Bu çalışma için üniversitemiz sağlık bilimleri araştırmaları etik kurulundan 2025-06/37 karar numarası ile onay alındı. Çalışmada 1 Ocak 2022-30 Haziran 2025 yılları arasında 18 yaş altı hasta grubundan çalışılan solunum yolu enfeksiyonu viral etkenlerinin mPZR ile saptanan pozitiflikleri retrospektif olarak incelendi. Çocuk sağlığı ve hastalıkları kliniğinde değerlendirilen ateş, boğaz ağrısı, burun akıntısı gibi üst solunum yolu enfeksiyonu düşündürecek bulguları olan hastalardan ilgili tetkik istemi yapılmıştır. Enfeksiyon etkenlerini saptamak amacıyla, nazofarengeal sürüntü örneklerinden Bosphore Respiratory Pathogen Panel v4 ve V5 (Anatolia Geneworks, Türkiye) kiti kullanılarak gerçek zamanlı mPZR yöntemi ile testler çalışıldı. Nükleik asit izolasyonu otomatik olarak gerçekleştirildi ve ardından örnekler üretici firmanın önerdiği protokol doğrultusunda analiz edildi. Panelde 30 farklı etken vardı. İnfluenza A, İnfluenza B, influenza C, respiratuvar sinsityal virüs (RSV) A/B, rinovirüs, adenovirüs, parainfluenza tip 1, parainfluenza tip 2, parainfluenza tip 3, parainfluenza tip 4, insan metapnömovirüsü A/B, koronavirüs 229E, koronavirüs OC43, koronavirüs NL63, koronavirüs HKU1, enterovirüs, bocavirüs, pandemik H1N1 influenza A, mevsimsel H1N1 influenza A, parechovirüs viral etkenlerine, Klebsiella pneumonia, Mycoplasma pneumonia, Salmonella enterica, Moraxella catarrhalis, Bordatella pertussis, Heamophilus influenza tip B, Staphylococcus aureus, Streptococcus pneumonia ve Legionella pneumophila bakteriyel etkenlerine ve Pneumocystis jirovecii mantarına yönelik hedef dizileri mevcuttu. İnternal kontroller, pozitif ve negatif kontroller her testle birlikte çalışıldı. Sonuç grafikleri uzman hekim tarafından yorumlanarak, her bir etken bazında pozitif ve negatif olarak raporlandı. Son bir ay içinde tekrar eden test çalışması olan hastaların yalnızca ilk test sonuçları çalışmaya dahil edildi. Çalışma kapsamında değerlendirilen parametrelerden eksik verisi olanların çalışma dışı bırakılması planlandı. Çalışma sonrası pozitif sonuç saptanan 192 hastaya ait veriler çalışmaya dahil edildi. Pozitif sonuç saptanan 192 hastanın hiçbirinde eksik veri yoktu. Hastalara ait demografik bilgiler, örneklerin alım ve laboratuvara kabul tarihleri hastane bilgi yönetim sisteminden elde edildi. Tüm istatistiksel analizler IBM SPSS (Statistical Package for the Social Sciences), versiyon 23.0 (IBM Corp., Armonk, NY, USA) programı kullanılarak gerçekleştirildi. Verilerin dağılımı Shapiro-Wilk testiyle değerlendirildi. Normal dağılım varsayımları sağlanmadığında Kruskal-Wallis testi uygulandı. Anlamlı fark saptanan durumlarda ikili karşılaştırmalar için Bonferroni düzeltmeli Mann-Whitney U testi kullanıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde; sürekli değişkenler için ortalama ± standart sapma, kategorik değişkenler için ise sayı (n) ve yüzde (%) değerleri kullanıldı. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkileri değerlendirmek için Pearson ki-kare testi uygulandı. Ki-kare testi sonucunda anlamlı fark saptanan gruplarda, farkın hangi hücrelerden kaynaklandığını belirlemek amacıyla post-hoc analiz uygulandı. Tüm analizlerde p< 0.05 değeri istatistiksel anlamlılık sınırı olarak belirlendi.
BULGULAR
Çalışmamızda, 18 yaş altı 192 hastaya ait veriler retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların 98 (%51)’i erkek, 94 (%49)’ü kız çocuktan oluşmaktaydı. Yaş grupları 5 yaş (n= 29, %15.1) olarak sınıflandırıldı. Hastaların 182 (%94.8)’si yatan, 10 (%5.2)’u ayaktan başvuran hastaydı (Tablo 1). Yapılan mPZR’lerde 16 farklı viral etken saptandı. Etkenlerin genel dağılımı Tablo 2’de verildi. En sık saptanan etkenler; rinovirüs (n= 71, %30.3), RSV A/B (n= 65, %27.8), influenza A (n= 16, %6.7) idi. Bazı örneklerde aynı anda iki viral etken birlikte pozitif saptandı. Toplam 38 örnekte (%19.8) eş zamanlı iki etken pozitifliği vardı, en sık enterovirüs+rinovirüs (%28.9) ve rinovirüs+RSV A/B (%18.4) saptandı. Yıllara göre toplam pozitif etken sayıları sırasıyla 2022’de 12, 2023’te 33, 2024’te 83 ve 2025’in ilk altı ayında 64 adet olarak saptandı. Bu dağılım Şekil 1’de gösterildi. Etkenlerin yıl içindeki yayılımına bakıldığında rinovirüs ve RSV A/B yılın 12

ayı boyunca tespit edilerek sürekli sirkülasyonda olan ajanlar olarak dikkat çekti. Diğer ajanlara bakıldığında influenza A ve RSV A/B’nin kış aylarında, enterovirüsün ise yaz ayları başlangıcında pik yaptığı saptandı. Diğer etkenler yıl boyu çeşitli aylarda dağılmış olarak belirlendi. En sık saptanan viral enfeksiyon etkenlerinin yoğunlaştığı aylar ve görülme sayıları Tablo 3’te belirtildi. Mevsimsel dağılıma bakıldığında en sık pozitiflik saptanan ilk üç etken Tablo 4’te gösterildi. Etkenlerin yıllara, yaş gruplarına ve cinsiyete göre dağılımı incelendiğinde yıllar (p= 0.01) ve yaş grupları (p= 0.0) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Post-hoc analizde, 2024 yılında rinovirüs ve RSV A/B izolasyonlarının beklenenden anlamlı düzeyde yüksek olduğu, buna karşılık 2022 ve 2023 yıllarında rinovirüsün beklenenden düşük kaldığı görüldü. Yaş gruplarına göre yapılan karşılaştırmada anlamlı fark saptanan etkenler Tablo 5’te belirtildi. Cinsiyet bazlı karşılaştırmada anlamlı fark oluşturan bir etken tespit edilmedi (p> 0.05). Yıllara göre ayrılmış, aylık test istem sayıları Şekil 2’de gösterildi. Analiz sonucunda yıllar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (Kruskal-Wallis, H= 15.10, p= 0.00). Yapılan post-hoc analizde bu farkın özellikle 2024 yılına ait verilerden kaynaklandığı belirlendi. 2024 yılı, 2022 (p= 0.00) ve 2023 (p= 0.01) yıllarına kıyasla anlamlı derecede daha fazla test istemi içermekteydi. 2022 ve 2023 yılları arasında anlamlı fark saptanmadı (p> 0.05). Bu bulgular, 2024 yılında test istem sayısında belirgin bir artış olduğunu gösterdi. Yıllar arası test istem sayılarının incelenmesinde 2025 yılı yalnızca ilk altı aya ait verilerin bulunması nedeniyle değerlendirme dışı bırakıldı.

TARTIŞMA
Solunum yolu enfeksiyonları, çocukluk çağında hastaneye başvuruların ve antibiyotik reçetelerinin en sık nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. Hastalığa yol açan patojenler klinik laboratuvarlarda nükleik asit bazlı testlerin kullanıma girmesiyle daha kolay tespit edilebilir hale gelmiştir. Bu testler sayesinde epidemiyolojik veriler detaylıca elde edilebilir ve hasta yönetimi hızlı sonuçlanan testler ile daha etkin kılınabilir durumdadır. Bu çalışmada elde edilen bulgular, çocuklarda solunum yolu enfeksiyonlarında saptanan viral patojenlerin mevsimlere, yaş grubuna ve yıllara göre dalgalanma gösterdiğini, mPZR panel testlerinin epidemiyolojik sürveyans ve klinik yönetimde kritik rol oynayabileceğini gösterdi. Farklı metaanaliz çalışmalarında, moleküler analizlerde saptanan viral koenfeksiyonların klinik öneminin hala belirsiz olduğu ve viral koenfeksiyonlu çocuklarda gözlenen artmış mortalite riskinin daha fazla araştırma gerektirdiği belirtilmiştir (8,9). Goka ve arkadaşlarının yaptığı sistematik incelemede altı yaş altındaki çocukları dahil eden çalışma 

larda koenfeksiyon oranları %5-62 arasında (ortalama %23) olarak belirtilmiştir (8). Pediyatrik popülasyonda yapılan çeşitli çalışmalarda %10.2, %9.1, %16, %6.2, %20.4 gibi değişen oranlarda koenfeksiyon saptanmıştır (4,10-13). Bu çalışmada da mevcut literatürle benzer bir oranda, %19.8 oranında koenfeksiyon saptandı ve koenfeksiyonlarda en sık birliktelik gösteren etken rinovirüs idi. Ek olarak, etken bazında yapılan değerlendirmede de en sık saptanan mikroorganizma yine rinovirüs idi. Alt solunum yolu enfeksiyonlarının hızlı tanısı için kullanılan moleküler panel testleri geniş bir etken türü tanımlaması yapabilir. Ancak tanımlanmış bir virüs yakın zamanda geçirilmiş bir solunum yolu enfeksiyonundan sonra bölgede kalıcılık göstermiş olabilir. Polimeraz zincir reaksiyonu temelli moleküler testler hedef mikroorganizmaya ait nükleik asit varlığını göstermekte olup, organizmanın canlı olup olmadığını ayırt edemezler. Dolayısıyla PZR ile saptanan mikroorganizmaların her durumda aktif bir enfeksiyon etkeni olmayabilir. Bu etkenlerin üst solunum yolu florasının bir parçası olarak veya önceki enfeksiyonların ardından henüz eradike edilememiş olarak ortamda bulunabileceği akılda tutulmalıdır. Solunum yolu epitelindeki viral hasar ve anormal enflamatuvar yanıtlar sekonder bakteriyel enfeksiyonlara yatkınlık açısından önemlidir. Viral koenfeksiyonlar, solunum yolundaki steril bölgelere bakteriyel invazyonun artmasına neden olur ve ilerleyen süreçte bakteriyel komplikasyonlara neden olabilirler (14). Tüm bunlara dayanarak, birden fazla solunum yolu viral ve/veya bakteriyel eş enfeksiyonu tespit edebilen analizler hem tedavi kararlarında hem de enfeksiyon kontrol önlemlerinde önemli bir rol oynayabilir. Çalışmamızla benzer yöntem kullanılarak yapılan çeşitli araştırmalarda en sık saptanan viral enfeksiyon etkenleri rinovirüs ve RSV A/B olup bu veriler çalışmamızla örtüşmektedir (3,4,10,11,15,16). Respiratuvar sinsityal virüs A/B ile birlikte rinovirüs, bebeklerde viral bronşiyolitin önde gelen nedenlerinden biri ve RSV A/B bir yaş altındaki çocuklarda alt solunum yolu enfeksiyonlarının önde gelen bir sebebidir (17). Alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı alan çocuklarda RSV A/B sıklığını araştıran bir çalışmada, ilgili etken yönünden pozitif saptanan hastaların tamamının bir yaş altında olduğu bildirilmiştir (18). Respiratuvar sinsityal virüs A/B enfeksiyonları bebeklerde ve küçük çocuklarda yatışlara ve önemli sayıda ayaktan hastane başvurusuna yol açabilen bir dizi solunum yolu hastalığına neden olur. Bu durum büyük bir ekonomik yüke ve hastalık yüküne yol açar. Ayrıca, erken yaşta RSV A/B solunum yolu hastalığı ile tekrarlayan hırıltı/astım benzeri semptomlar arasındaki ilişkiye dair kanıtlar vardır (19). Çalışmamızda literatürle benzer olarak bir yaş altında RSV A/B anlamlı düzeyde daha sık saptanmıştır. Belirli bir yaş grubunda özellikli olarak saptanan ve anlamlı hastalık yükü oluşturabilen bir etkenin PZR testleri ile erken tanısı hastalık yükünün azaltılmasında öneme sahip olabilir.
Solunum yolu enfeksiyonlarının dönemsel artışları göz önüne alındığında bazı mikroorganizmaların mevsimselliği dikkat çekmektedir. Yapılan çalışmalar, hava sıcaklığındaki her 1°C’lik düşüşün, kış aylarında mortalite oranlarında belirgin bir artışa neden olduğunu ve bu artışın yaklaşık %33’ünün solunum yolu enfeksiyonlarıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur (20). Gülen ve arkadaşlarının çalışmalarında RSV A/B enfeksiyonlarının aralık-şubat ayları arasında, influenzanın ise kasım-aralık aylarında yüksek seyrettiğini belirtmişlerdir (21). Başka bir çalışmada sırasıyla en sık kış, ilkbahar, yaz ve sonbaharda daha sık solunum yolu enfeksiyonu gözlendiği bildirilmiştir (10). Biçer ve arkadaşlarının çalışmalarında influenza A ve B’yi kış/ilkbahar, RSV A/B’yi sonbahar/kış/ilkbahar mevsimlerinde daha sık saptadıklarını, parainfluenza virüs ve rinovirüsün ise mevsimsellik göstermediğini yıl boyunca artış ve azalışlarla sürekli görüldüğünü bildirmişlerdir (13). Bu çalışmada benzer olarak rinovirüs ve RSV A/B en sık ocak ve şubat aylarında olmak üzere yıl boyunca görülürken, influenza A ve B, ve enterovirüs değişen mevsimlerle farklı sıklıkta saptanmış ve mevsimsel dalgalanma eğilimi sergilemiştir. Diğer viral etkenler yıl boyunca değişen aylarda tespit edilmiştir. Bu dağılım, klinik pratikte tanısal yaklaşımların ve test algoritmalarının mevsimsel farkındalıkla planlanması gerektiğini desteklemektedir. Ayrıca, aşılama ve enfeksiyon kontrol stratejilerinin dönemsel olarak optimize edilmesi açısından da önemli bir epidemiyolojik veri sunmaktadır. Yapılan bir diğer çalışmada ise pandemi döneminde azalan enfeksiyon yükünün 2022 yılı başlarında keskin bir düşüşe geçtiği ve ardından yukarı yönlü seyir gösterdiği ve dolaşımdaki etkenlerde bir heterojeniteye sebep olduğu bildirilmiştir (22). Çalışmamızda da yıllar içindeki artış trendi bu veriyi destekler biçimdeydi. Hatta 2025 yılının yalnızca ilk altı ayı çalışmaya dahil edilmiş olmasına rağmen pozitiflik sayıları dikkate değer biçimde yüksek saptandı. Bu veriler enfeksiyon kontrol önlemlerinin ve aşılamanın optimize edilmesi gerekliliğini, dolaşımdaki viral yükün değişkenliğini göstermiştir. Ayrıca kurumumuz özelinde olmak üzere, mevcut mPZR testleri 2023 yılına kadar seçilmiş hastalarda kullanılabiliyordu. Takip eden süreçte test kapasitesinin artışı ve dolayısıyla daha geniş bir hasta grubunda testlerin çalışılabilmesi bu sayıların artışında bir faktör olarak karşımıza çıkmıştır. Sonuç olarak, çalışmamız çocuklarda solunum yolu enfeksiyonlarının güncel etken dağılımına ışık tutan, mPZR yönteminin saha uygulamasını değerlendiren ve çoklu etken birlikteliklerini analiz eden bir çalışmadır. Yöntem itibariyle her mikrobiyolojik testte olduğu gibi mPZR’de da örnek alımının test niteliğine uygun olması elde edilen sonuçların güvenilirliğini arttıracaktır. Bu testlerin örnek alımı için eğitimli personelin bulunması alınan sonuçların optimizasyonu ve güvenilirliği açısından kıymetlidir. Polimeraz zincir reaksiyonu testlerinin genel bir kısıtlaması olarak elde edilen genetik materyal ortamda canlı bir mikroorganizma bulunduğunu değil ilgili mikroorganizmanın genetik materyalinin bulunduğunu gösterir. Dolayısıyla mevcut sonuçların klinik korelasyonla birlikte değerlendirilmesi tanı güvenilirliği açısından önemlidir. Çalışmamız retrospektif tasarıma sahip olduğundan, ko-enfeksiyon saptanan olguların klinik bulguları, geçmiş dönemdeki hastalık bilgileri ve hastalık seyrine etkileri değerlendirilememiştir. Bu nedenle koenfeksiyonların klinik anlamı konusunda yorum yapmak mümkün olmamıştır. Ayrıca kısıtlı hasta sayısı nedeniyle bölgesel çalışmalar genellenebilir veriler sağlama konusunda yetersiz kalmaktadır. Çok merkezli sürveyans verilerini içeren çalışmalar konu hakkında daha genellenebilir veriler sağlayacaktır. Çalışmamızın dikkat çeken yönlerine baktığımızda, elde edilen bulgular sadece yerel epidemiyolojik farkındalığı artırmakla kalmayıp aynı zamanda klinik yönetim stratejilerinin geliştirilmesine de katkı sağlayabilir. Ayrıca, mPZR gibi yüksek duyarlılık gösteren testlerin, koenfeksiyonların yorumlanmasına yönelik sınırlılıkların vurgulanması, gelecekte yapılacak karşılaştırmalı (PZR vs. kültür) çalışmalara temel oluşturabilecek niteliktedir. Bu verilerin düzenli elde edilmesi ve yorumlanabilmesi için düzenli olarak bölgesel sürveyans çalışmalarının yapılması önemlidir. Koenfeksiyonların yorumlanması için standart algoritmalar geliştirilerek yapılacak olan çalışmalar, bu birlikteliklerin klinik önemini ortaya koyacaktır. Bu yönleriyle çalışma, Sivas bölgesinde solunum yolu viral enfeksiyon etkenlerinin dağılımını belirleyen, hızlı bir tanı yöntemi olan mPZR’yi değerlendiren, birliktelik gösteren viral ajanların aktif veya rezidü nükleik materyal olabileceğini akılda tutmak gerektiğini vurgulayan ve enfeksiyon kontrol politikalarının şekillendirilmesine katkı sunabilecek bilimsel bir değer taşımaktadır.
SONUÇ
-